Sessiz Köy'ün Gizemli Mırıltısı

Anneokulu.com Tarafından Yazıldı

Sessiz Köy'ün Gizemli Mırıltısı

Çok uzaklarda, yemyeşil tepelerin arasında, Sessiz Köy adında küçücük bir köy vardı. Bu köyde yaşayan herkes çok mutluydu ama bir tuhaf özellikleri vardı: Kimse şarkı söyleyemiyordu! Köydeki çocuklar oyun oynarken, büyükler işlerini yaparken, herkes sadece fısıldayarak ya da sessizce gülümseyerek konuşurdu. Köy meydanındaki çeşmeden suyun şırıltısı, rüzgarın yaprakları hışırdatması duyulurdu ama bir tek kuş cıvıltısı bile yoktu. Köylüler bunun normal olduğunu düşünürlerdi, ta ki minik Ada'nın doğum gününe kadar...

Ada, meraklı gözleri ve sürekli gülen yüzüyle Sessiz Köy'ün en neşeli çocuğuydu. Doğum günü sabahı uyandığında, içinde tuhaf bir heyecan hissetti. Sanki kalbi normalden daha hızlı atıyor ve dilinde bilmediği kelimeler dans ediyordu. Annesi ona kahvaltısını getirdiğinde, Ada'nın ağzından beklenmedik bir şey çıktı: 'Lalala!' Küçük, melodik bir ses! Annesi şaşkınlıkla tabağı düşürdü. Bu, köyde yıllardır duyulmayan bir sesti. Haber hızla yayıldı ve bütün köylüler Ada'nın evinin önünde toplandı. Yaşlı Bilge Zeynep nine, gözlüklerini takıp Ada'ya baktı ve 'Bu köyün unuttuğu bir armağan' dedi yavaşça.

Bilge Zeynep nine, köyün yaşayan en büyük hatırasıydı. Büyükbabasından duyduğu bir efsaneyi anlattı: 'Çok çok eski zamanlarda, bizim köyümüz 'Nağmeler Vadisi' olarak bilinirdi. Herkes şarkı söyler, kuşlar cıvıldar, dereler bile melodik akardı. Ama bir gün, kıskanç Gürültü Dev'i köyümüzün mutluluğunu çekemeyip büyü yaptı. O günden beri, köyümüzdeki tüm seslerin rengi soldu, şarkılar unutuldu. Sadece saf bir kalp bu büyüyü kırabilir.' Ada, bunu duyunca gözleri parladı. 'Ben şarkı söylemeyi öğrenmeliyim!' dedi. Ama nasıl? Köyde ona şarkı öğretebilecek kimse yoktu.

Ada, çözümü doğada aramaya karar verdi. Ormana gidip, belki şarkı söylemesini bilen bir canlı bulabilirdi. Ormanda yürürken, önce dereden suyun şırıltısını dinledi. 'Şır... şır...' Bu bir ritimdi! Sonra rüzgarın ağaçların arasından geçişini dinledi. 'Vuuu... uuu...' Bu bir melodiydi! Ama tam bir şarkı değildi. Derken, bir çalının arkasından minik, ürkek bir ses duydu: 'Cik cik?' Küçük, tüylü, sarı bir kanarya yavrusu, yuvasından düşmüş, yardım istiyordu. Ada, hemen onu nazikçe eline aldı. Kanarya, Ada'nın sıcaklığını hissedince, biraz daha güvenle öttü: 'Cik cik, cik cik, ci-viik!'

Ada, kanarya yavrusunu yuvasına yerleştirdi. Anne kanarya geri döndü ve minik yavrusunu görünce sevinçle ötmeye başladı. Ötüşü o kadar güzeldi ki, Ada'nın kulaklarında yankılandı. Ada, içgüdüsel olarak, duyduğu bu nağmeyi taklit etmeye çalıştı. 'Laa... la-lii...' Anne kanarya şaşırarak Ada'ya baktı, sonra daha karmaşık, daha güzel bir ezgi çıkardı. Ada tekrar denedi. Ormanda, insan ve kuş, birbirlerine basit melodiler öğretiyorlardı. Ada, kuşların dilini tam olarak konuşamazdı ama onların müziğini hissedebiliyordu. Kalbi, ritimlerle dolup taşıyordu.

Bir hafta boyunca Ada her gün ormana gidip kanarya ailesiyle vakit geçirdi. Rüzgarın uğultusunu, yaprakların hışırtısını, böceklerin vızıltısını, derelerin çağıltısını dinlemeyi öğrendi. Bunların hepsi, doğanın şarkısının bir parçasıydı. Bir akşamüstü, köye dönerken, aklına harika bir fikir geldi. Köy meydanına koştu ve eline geçirdiği iki taşla, çeşmenin mermer kenarına vurmaya başladı. 'Tak... tık tak... tak tık!' Bu, doğada duyduğu ritimdi. Diğer çocuklar merakla yaklaştı. Ada, onlara da taşlar verdi ve basit bir ritim gösterdi. Çok geçmeden, köy meydanından yıllar sonra ilk kez neşeli bir takırtı yükselmeye başladı.

Ertesi gün Ada, herkesi ormana davet etti. Köylüler, biraz tedirgin olsalar da, onu takip ettiler. Ada, herkese bir ağacın yanında durup gözlerini kapatmalarını ve sadece dinlemelerini söyledi. İlk başta sadece sessizlik vardı. Sonra, Bilge Zeynep nine, 'Dinleyin... Kalbinizin atışını' dedi fısıldayarak. Herkes dinledi. 'Tık... tık... tık...' Sonra, bir çocuk 'Rüzgar!' diye fısıldadı. 'Vuuu...' Başka biri 'Kuş!' dedi. 'Cik cik!' Yavaş yavaş, herkes doğanın aslında hiç susmayan bir şarkı söylediğini fark etti. İçlerindeki bir şey, yavaşça çözülmeye başladı. Bir çocuğun ağzından, Ada'nın öğrettiği küçük bir nağme döküldü: 'Mmmm...'

O andan itibaren, Sessiz Köy'deki buzlar erimeye başladı. İnsanlar önce mırıldanmaya, sonra ıslık çalmaya, en sonunda da basit şarkılar söylemeye başladılar. Şarkılar önce çok yavaş ve utangaçtı, tıpkı ilkbaharda açan ilk çiçekler gibi. Köyün terzisi, dikiş makinesinin 'tık tık' sesine uyum sağlayan bir şarkı uydurdu. Fırıncı, sıcak ekmeğin kokusunu anlatan bir ninni mırıldandı. Köy artık 'Nağmeler Vadisi' olmasa da, 'Mırıldanan Köy' olmuştu. Ve bütün bu değişimin kalbinde, saf kalbi ve merakıyla büyüyü kıran minik Ada vardı. Bilge Zeynep nine, Ada'nın alnından öptü ve 'Gürültü Dev'i yenen, sevgini ve doğanın sesini dinlemekti,' dedi.

Ebeveyn Notu

Bu masal, çocuklara doğayı dinlemenin, içlerindeki yaratıcılığı keşfetmenin ve küçük adımlarla büyük değişimler yaratılabileceğinin önemini anlatıyor.

Masalın Mesajı

Bazen en büyük mucizeler, etrafımızı ve kendi içimizi dinleyerek, cesaretle küçük bir ses çıkararak başlar. Unutulmuş yeteneklerimiz, sevgi ve merakla yeniden keşfedilebilir.

Sohbet Soruları

  • Ada, şarkı söylemeyi ilk kimden/nereden öğrendi?
  • Sence köy neden sessizdi? Büyüyü ne kırdı?
  • Doğada duyduğun en sevdiğin ses nedir? O sesle bir ritim yapabilir misin?