
Güneşli bir bahar sabahı, Ela, Can ve Deniz adlı üç arkadaş parkta oynuyorlardı. Yağmur yeni dinmişti ve gökyüzünde muhteşem bir gökkuşağı belirdi. 'Bakın! Gökkuşağı!' diye bağırdı Ela parmağıyla göstererek. Hepsi heyecanla yukarı baktılar. Ama bir şey tuhaftı. Gökkuşağı her zamanki gibi yedi renkli değildi. 'Neden gökkuşağının renkleri eksik?' diye sordu Can merakla. Gerçekten de gökkuşağında sadece dört renk vardı: kırmızı, turuncu, mavi ve mor. Yeşil, sarı ve lacivert renkleri yoktu!

Çocuklar hemen büyükannelerinin yanına koştular. Büyükanne Bilge, doğa olayları hakkında her şeyi bilirdi. Durumu anlattıklarında, Büyükanne Bilge gözlüklerini çıkarıp derin bir nefes aldı. 'Ah, bu ciddi bir durum,' dedi. 'Gökkuşağı'nın renkleri sırayla kayboluyor. Efsaneye göre, renkler dünyanın neşesini ve dengesini temsil eder. Eğer hepsi kaybolursa, dünya renksiz ve mutsuz bir yer olacak. Renklerin her biri farklı bir duyguyu temsil eder: kırmızı sevgiyi, turuncu enerjiyi, sarı neşeyi, yeşil umudu, mavi huzuru, lacivert hayal gücünü, mor da sihri.'

'Peki renkleri nasıl geri getireceğiz?' diye sordu Deniz endişeyle. Büyükanne Bilge gülümsedi. 'Renk Avcıları olmalısınız! Her kayıp rengi bulmak için farklı bir maceraya çıkacaksınız. İlk kayıp renk YEŞİL. Yeşil, umut demektir ve Ormanın Kalbinde saklıdır.' Çocuklar hemen hazırlandılar. Büyükanne Bilge onlara sihirli bir renk pusulası verdi. Pusula, kayıp renkleri bulmalarına yardım edecekti.
Renk pusulası onları şehrin kenarındaki büyük ormana götürdü. Ormanda ilerlerken, pusulanın ibi parlak yeşil bir ışıkla parlamaya başladı. 'Bakın! Işık giderek parlıyor!' diye fısıldadı Ela. Işığı takip ettiler ve küçük bir açıklığa ulaştılar. Açıklığın ortasında, üzgün görünen yaşlı bir meşe ağacı vardı. Ağacın yaprakları solmuştu ve dalları aşağı sarkıyordu. 'Merhaba,' dedi Can nazikçe. 'Yeşil rengi arıyoruz. Bize yardım edebilir misin?'
Meşe ağacı yavaşça homurdandı. 'Ben Umut Meşesiyim. İnsanlar ormanı unuttukça, yeşil renk solmaya başladı. Çocuklar artık ağaçlara sarılmıyor, çiçekleri koklamıyor. Umudum azaldı.' Çocuklar birbirlerine baktılar. Sonra hepsi birden meşe ağacına sarıldılar. 'Biz seni unutmadık!' dedi Ela. 'Ormanlar dünyanın ciğerleridir.' Aniden, meşe ağacının dalları canlandı ve yaprakları parlak yeşil bir renge büründü. Ağacın gövdesinden küçük bir yeşil ışık topu yükseldi ve pusuladaki boş renk bölmesinden birine yerleşti.
Pusula şimdi iki renk gösteriyordu: yeşil ve sarı. 'Sıradaki renk SARI!' diye bağırdı Deniz. 'Sarı neşe demekmiş.' Pusula onları bu sefer şehrin parkına götürdü. Parkta, kenarda oturmuş, yüzü asık bir çocuk gördüler. Adı Mert'ti ve yeni taşındıkları için hiç arkadaşı yoktu. 'Neşe nerede saklanıyor olabilir?' diye düşündü Can. Sonra aklına bir fikir geldi. Elindeki topu Mert'e doğru yuvarladı. 'Top oynamak ister misin?' diye sordu.
Mert önce şaşırdı, sonra yavaşça gülümsedi. 'Evet!' dedi. Hep birlikte top oynamaya başladılar. Mert'in yüzündeki üzüntü bulutları dağıldı ve yerini neşeli bir gülümseme aldı. O gülümsediğinde, etrafa altın sarısı ışık saçılmaya başladı. Işık toplanıp pusuladaki sarı bölmeye yerleşti. 'Neşe paylaştıkça çoğalır,' dedi Ela mutlulukla. Mert de onlara katılmaya karar verdi. Artık dört Renk Avcısı vardı!
Son kayıp renk LACİVERT'ti. Pusula onları şehrin kütüphanesine götürdü. 'Lacivert hayal gücü demek,' diye okudu Deniz pusulanın üzerindeki yazıyı. Kütüphanede, tozlu rafların arasında, sayfaları solmuş eski bir kitap buldular. Kitabın adı 'Kayıp Hayaller Kitabı'ydı. Kitabı açtıklarında, içinin bomboş olduğunu gördüler. 'Hayal gücü olmayınca, kitabın sayfaları da boş kalmış,' dedi Mert üzüntüyle.
Çocuklar kitabın etrafında halka oldular. 'Hayal gücümüzü kullanalım!' dedi Ela. 'Ben bir astronot olup yıldızlara seyahat etmeyi hayal ediyorum,' diye başladı Can. 'Ben bir deniz kızı olup okyanusları keşfetmek istiyorum,' dedi Deniz. 'Ben ressam olup gökkuşağı resimleri yapacağım,' diye ekledi Mert. Her hayal kurduklarında, kitabın boş sayfalarında lacivert mürekkeple resimler belirmeye başladı. Kitap lacivert bir ışıkla parladı ve bu ışık pusulaya aktı.
Pusula artık tam doluydu! Yedi renk de yerindeydi. Çocuklar parka geri döndüler. Büyükanne Bilge onları gururla karşıladı. 'Harika iş çıkardınız, Renk Avcıları!' dedi. Pusulayı gökyüzüne doğru tutmalarını söyledi. Çocuklar pusulayı birlikte tutup gökyüzüne kaldırdılar. Pusuladan yedi renkli bir ışık hüzmesi fırlayıp gökyüzüne ulaştı. Ve işte! Eksiksiz, pırıl pırıl bir gökkuşağı tekrar belirdi. Renkler eskisinden daha canlı ve parlaktı.
O günden sonra, Ela, Can, Deniz ve Mert, Renk Muhafızları oldular. Doğayı korumayı, neşeyi paylaşmayı ve hayal kurmayı asla bırakmadılar. Büyükanne Bilge onlara küçük bir sır daha verdi: 'Gökkuşağının renkleri aslında hiç kaybolmadı. Sadece insanların kalplerinde unutulmaya yüz tuttu. Siz onları hatırladınız ve geri getirdiniz.' Ve her yağmur sonrası, gökyüzünde beliren rengarenk gökkuşağını görünce, dünyadaki tüm çocuklar renklerin sihrini hatırladılar.